1 Mart 2026. Mart Kapıya baktırır kazma kürek yaktırır lafını hatırlatırcasına ayaz hava. Güneş var fakat eşek donduran güneşi. 1 Mart 1872 yılında Dünyanın ilk ulusal parkı olan Yellowstone Millî Parkı açıldı. 1 Mart Yeşilay haftasının başı, Dünya İltifat Günü, her yıl 1 Mart'ta kutlanırmış. Ben 12 Ağustos 1966 tarihinde doğmuş olmama rağmen babacığım 1 Mart 1967 yazdırmış ki aynı zamanda doğum günüm. Ramazan ayının da 11. Günündeyiz. Farklı mesleklerden farklı yaşlardan aynı amaçla bir araya gelmiş yürüyüş grubumuz BİGTAY'ın rotası Bircanoşa şelalesi. Güneşin doğuşu saati. Ancak hava kapalı hatta bulutlar kara. Belediye otobüs durağında buluştuk arkadaşlarla. Aracımıza bindik. Kıbrıs Şehitleri Caddesinden ilerleyerek ışıkları geçince Royal Hastanesinin yanından geçen yoldan Kalafat yoluna girdik. Kalafat köyüne girmeden Nilüfer tabelasını takip ederek Bosna Hersekliler Dernek binası haline getirilerek yaşaması sağlanmış Kalafat ilkokulunun önünden geçerek Şehit Ulaş Açıkgöz'ü selamladık. Hanım kısığı mevkinde bulunan Belediye Su Deposunun yanında araçtan indik. Biga'nın içme ve kullanma suyunun ilk Hoşoba'dan yola çıktıktan sonra ikinci durağı buradaki su deposu. Arkasından yürümeye başladık. Bir vatandaşın arılığının içinden geçtik. Hava soğuk kimse yok ortalıkta. Arı kovanlarını görünce cumartesi günü yapılan Biga Bal Üreticileri Birliğinin genel kurulu geldi aklımıza. Bazı arkadaşlarla seçimi değerlendirerek yolumuza devam ettik. Hoşoba Köyüne giden yoldan devam ederek Kalafatlı Salihin tarlanın girişinden sağa döndük. Yemyeşil bir çayırlık olan açıklığın alt kısmında bir barınak. Biz kalabalık olarak aşağıya doğru yollanınca barınaktan birkaç köpek havlayarak koşmaya başladı. Köpeğin sesi ile bir kadın çıktı barınaktan. Bize seslendi. Köpeklerin zarar vermeyeceğini, o tarafta yol olduğunu söyledi. Biz yolumuza devam ettik açıklığın altındaki ormanlık alana doğru. Dereden geçerek genç meşelerin arasından yamaca tırmandık. Meşe ağaçların altında ağaç ve çalı fundaları yaygın. Ağaç fundaları beyaz renkli çiçeklerini açmaya başlamış, fazla zamanları yok zira. Meşe ağaçlarının yapraklanması ile tohumlarını olgunlaştırıp nesillerini devam ettirmek zorundalar. Bu ara soğuklardan fırsat bulup arılar gelebilirlerse propolis üretimine katkı sağlayacaklar. Açık alanlarda ise pembe renkli çalı fundaları yaygın. Onların acelesi yok çiçek açmak için. Sonbaharda çiçeklerini açacaklar, arıların piren balını toplamalarına yardım edecekler polenlerini vererek. Ağaçlara sarıldık pozitif enerjilerinden faydalanmak için. Ormanı baştan başa bölerek üzerimizden geçen yüksek gerilim hattının altından geçtik. Nilüfer Gölü Orman Parkı'nın kafes teli bizi karşıladı. Teli takip ederek Nilüfer gölünün altındaki göle ulaştık. Derenin önü kapatılınca küçük bir alanda toplanan suyun alanı genişlemiş. Son yağışların etkisi ile su yükselerek bir gölcük oluşmuş. Su ister dereden aksın ister çukurda biriksin bulunduğu yerin havasını anında değiştiriyor. Henüz yapraklarını çıkarmamış meşelerin arasındaki gölcükte biraz soluklandık. Önümüze çıkan küçük yamacı tırmanarak 25 yıl önce ağaçlandırdığımız orman içi boşluğa geldik. Fıstıkçamları ağaç olmuş. Arasından devam ederek Nilüfer Orman Parkının alt taraftaki giriş kapısına geldik. Kapı açık. Tabelada girişin 50 TL olduğu yazılı. Ama kış günü kimsecikler yok ortalıkta. Nülüfer gölünün kenarındaki yürüyüş yoluna girdik. Gölde sadece su var. Yaz boyunca gölün bir kısmını kaplayan yeşil yaprakların arasında beyaz nilüfer çiçeklerini görmek için çok erken. Birkaç ördek geziniyor suyun üzerinde. Geri dönüp kapıdan çıkıyoruz. Kovukçınar dereye inen yolun solundan genç meşe ağaçlarının arasındaki patikayı takip ediyoruz. Önümüze geniş yemyeşil bir açık alan çıkıyor. Eskiden hububat ekilen bu alanların hayvanlar için ot için bırakıldığını düşünüyoruz. Maraç mevkii denilen tarlaların içinden geçiyoruz. Tarlaların bazılarının nerede ise yarısı meşelik. Aralarından geçip Kovukçınar deresine iniyoruz. Derede azıcık su var. Karşıya geçip meşelerin arasından yamaca tırmanıyoruz. Meşeliklerin içinden değişik amaçlarla yapılmış patikaları takip ederek bir buçuk dönüm büyüklüğündeki gölcüğe ulaşıyoruz. Gölcüğün kenarlarında gümeler bizi karşılıyor. Avcıların mekânı olduğu belli. Gölcüğün kenarında biraz moladan sonra biraz yukarıda ikinci gölcüğe ulaştık. Burada birkaç tane göl var bu şekilde. Lippar Gölleri diyormuş Kalafatlılar. Gölün kenarından sağa giden patikadan yürümeye devam ediyoruz. 1 km kadar genç meşelerin arasında yürüdükten sonra Yayla mevkindeki tarlalara ulaşıyoruz. Fıstık çamlarının altında biraz moladan sonra yolumuza devam ediyoruz. Ağaçlandırma çalışmaları yapılırken tesis edilen yangın Koruma Şeridinin başından sağa dönen yola giriyoruz. Biraz gittikten sonra Kızılçam ormanının kenarındaki dar patikaya dalıyoruz. Yoğun funda, akçakesme vb çalılardan oluşan bir örtüsü var toprak yüzeyinde. Zar zor daha önce geçildiği anlaşılan patikayı takip ederek Sarp Dereye iniyoruz. Dere tabanına doğru biyolojik çeşitlilik artıyor. Sandal Kocayemiş, Gürgen vb çalılar karışıyor çeşitliliğe. Dere içi farklı bir ekosistem. Dar derenin kenarlarında duvar gibi yükselen kayaları tamamen yosun, eğrelti vb bitkiler kaplamış. Kayaların aralarından derenin dibine kadar inen ağaç kökleri mevcut. Çınar ağaçları gökyüzünü görebilmek için epeyce uzamak zorunda kalmış. Bircanoşa şelalesi diyorlar Kalafat köylüleri.Buraya birkaç kez gelmiştik. Ama kurak geçen yıllarda dereye gelen su çabucak kesildiğinden hep susuz bulmuştuk. Bu yıl şubat ayının biraz yağışlı geçmesinin etkisi olsa gerek çok fazla olmasa da su akıyor. Tomrukköy tarafından gelen suları toplayan Sarpdere'nin suyu Kaşıkçıoba'nın altında Kirazdere'ye karışarak Kalafatın yanından geçerek Biga'da Yeniceköy'ün yanından Köşdere otelinin yanından geçerek Kocabaş çayı ile birleştirmektedir. Muhteşem bir doğa içindeyiz. Uzun bir mola veriyor bol bol fotoğraf çekiyoruz. 5 dakika sessizce doğanın sesini dinliyoruz. Su sesi dinlendirici. Su sesi rahatlatıcı. Henüz doğa uyanmamış. Su sesinden başka bir ses duymuyoruz. Doğayı dinledikten sonra tekrar yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dere içinde bir süre suyun akışına yürüyoruz. Uygun bir yerden soldaki yamaca tırmanıyoruz. Arka tarafta bir arkadaşımızın kafasını ağaca çarptığı haberini alıyoruz. Bekliyoruz. Biraz sonra sorun olmadığını öğrenince seviniyor ve yolumuza devam ediyoruz. Genç meşe ağaçlarının arasından tırmanarak bir patikaya ulaşıyoruz. Patikadan devam ediyoruz. Dereye doğru iniyor sonra dereye paralel bir süre yürüyoruz meşeler ve akçakesme vb arasında. Dere içerisinde çakıl taşlarının arasında bizimle beraber şırıl şırıl ilerliyor bizimle birlikte. Dereden karşıya geçip 25 yıl önce dikilen fıstık çamlarının arasındaki orman yoluna ulaşıyoruz. Biraz sonra sola dönüp tekrar dereye iniyoruz. Derenin karşına yamaca tırmanan yoldan sağa ormanın içine ağaçların arasına dalıyoruz. 25 yıl önce çalılık olan bu alanların ormana dönüştüğünü görmek ne kadar hoş bir duygu. Çamların arasından yangın koruma yoluna çıkıyoruz. İki tarafımızda kızılçam ağaçları duvar gibi. Dereye iniyoruz. Dere içinde yapılan kasisin büyük bölümünün suyla gelen malzeme ile kapandığını görüyoruz. Kasisten geçip biraz sonra başka bir dere geçişinde derin bir yarma görüyoruz. Dereden gelen güçlü suların etkisi ile yumuşak toprağın aşınarak yüksek bir duvar oluşturarak suyun dönüş yaptığını görüyoruz. Fıstıkçamı ağaçlandırma sahasının içinden ilerleyen yoldan devam ediyoruz. Yerde birkaç fıstıkçamı kozalağının bir kısmının kesilmiş olduğunu görüyorum. Kozalağı alarak arkadaşlara fıstık çamlarında son zamanlarda oluşan sorundan bahsediyorum. İç fıstık üretimi yapılan fıstıkçamlarının bütün dünyada ya kozalak oluşumunda ya da oluşan kozalağın tohumlarını dolduramamasından dolayı iç fıstık üretiminin azaldığını, bu sorunun çözülemediğini anlatıyorum. Elimizdeki kozalağın kesilmiş kısımlarından tohumların çoğunluğunun boş olduğunu görüyoruz. Kozalağı yere bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Dereden karşıya geçip Otlukçukuru mevkinden tarladan sırta doğru tırmanarak çaltıların arasından geçerek arka taraftaki Kirazlı Dereye indik. Derede eski küçük betondan yapılmış bir menfez var. Üzerine hep birlikte çıkarak fotoğraf aldık. Yamacın üstünde köy var. Çok fazla kullanılmadığı her halinden belli olan yol vıcık vıcık çamur. Otların üzerine basarak tırmanıyoruz dik yolu. Köye iyice yaklaşınca çamurun neden kaynaklandığını görüyoruz. Hayvan ahırlarından çıkan hayvan gübresi. Çöp yığınları etrafta. Yol çatallaşıyor. Sağa diyorum. Öndekiler buruşuyor. Bakıyorum ki köyün içindeki yol daha da berbat vıcık vıcık. Yukarı devam ediyoruz üst yol temiz. Köyün içine girdikçe etraftaki evlerin önünde insanlar var. Selam veriyoruz. Bazıları tanıdık. Biraz sonra köyün önceki dönem Muhtarı Necdet Bey bizi karşılıyor. Selamlaşıyoruz. Hasbıhalden sonra bize Oba Restauranta çay söyleyebileceğini söylüyor. Oruç tutamayan arkadaşlarımıza soruyoruz. Olumlu yanıttan sonra köyün girişindeki Oba'ya ilerliyoruz. Köyün meydanında kesme taşlardan yapılmış bir çeşme. Depo olarak kullanılıyormuş artık. Yanında koca meşe. Meşenin dibinde taştan oyulmuş keşkek dibeği. İçi su dolu şu an. Eskiden birçok köyde olduğu gibi keşkek döğerlermiş. Biga'ya giden yola dönüyoruz. Solumuzda köy okulu. Bacasından duman çıkıyor. Birçok köyde virane duran okul, Kaşıkçıoba'da lojmanı kullanılıyor. Ancak okul kısmı biraz çökmüş. Keşke tamir edilip kullanılabilse. Şehitler Çeşmesinin yanındaki Oba Restaurant baya güzel. Taş kaplamalı duvarlarından geçerek kapıdan içeri giriyoruz. Sıcak bir karşılama. Çay olduğunu öğreniyoruz. Oruç tutamayan arkadaşlarımız çaylarını içiyor. Muhtar Necdet görevde iken köyün eski bir binasını anlaşma yolu ile köye kazandırmış bu yapıyı. İftar yemekleri, kahvaltılar… harika bir Biga manzarası muhteşem. Aracımıza biniyoruz Biga'nın yolunu tutuyoruz.