BİGTAY İlyasalan doğasından cemil usta'nın yarım asırlık lezzetine yürüdü!...

13.04.2026 10:11
/haberresim\d7dddf7c-9967-44a9-a8dd-333892b0af56_13.04.2026.jpg

Nisanın ortasındayız nerede ise. Havalar bir sıcak bir soğuk. Martın sonunda başlayan yağışlar seyreldi. Geçen hafta yağan yağışların suyu bir hafta boyunca kocabaş çayında denize aktı gitti. Geceleri ayaz olmasına rağmen gündüz sıcaklıkları 15-16 0C civarında seyrediyor. Günler epeyce uzadı. Güneş artık 6.30 civarında doğuyor. Güneş parlak. Gökyüzü alaca bulutlu. Farklı meslek gruplarından farklı yaşlarda aynı amaçla bir araya gelen insanlardan oluşan yürüyüş grubumuz BİGTAY Biga'nın Gönen sınırı köylerinden İlyasalan'dan Güvemalan köyüne çevirdi rotayı. Saat 7,30 civarı Biga Belediyesi Otobüs durağında buluşmak üzere yola çıktım. Sabah erken saatte değişik kuş sesleri günaydın diyor. AVM'nin karşısında Belediye binasının önünde kocaman bir akvaryum karşıladı beni. Ben de bir fotoğraf çekip arkadaşlara katıldım. Mahallemizde sokaklarda sık sık gördüğümüz kocaman bir köpek yaklaştı yanımıza. Görüntüsü korkutucu olmasına rağmen sabah sabah sahibinden habersiz olsa gerek yanımıza sokuldu. Durakta bulunan arkadaşlarımızdan bazıları çekine çekine de olsa yaklaştık köpeğe. Hep beraber fotoğraf çektirdik. Araca bindik. Köpek bizi uğurladı kendisi kadı durakta. Sabahın sessizliğinde Bandırma yönüne doğru ilerledik. Kısa zamanda Güvemalan köyünün içinden İlyasalan Köyüne doğru yöneldik. Yemyeşil tarlaların arasından geçerek 211 rakımlı İçme dere Tepenin yamacına tırmandık. 292 rakımlı Yeltepe'den inen dereyi geçerek biraz yukarıda bulunan İlyasalan'a ulaştık. Kahvehane açık. Çay hazır. Birkaç vatandaş kahvede. Manzara muhteşem İlyasalan'da. Sırt üzerinde bulunan İlyasalan Köyü tertemiz. Birçok ev bakımlı. Zeytinburnu Belediyesi yazan reklam afişi ve Atatürk Fotoğrafı'nın renkleri solmuş. Mehmet Akkaya yanıma geliyor. Meşe üzerine kestane aşısı yapmış. Tutmuş. Ama keçi çobanları aşıları yedirmiş. Bir şey yapamamış. Yeniden aşılamış. Heyecanla anlatıyor. Mutlaka görmeye geleceğimi söyledim. Meydanda toplanıp sağa dönen ilk sokaktan başladık yürüyüşe. Yolun başında bir koyun sürüsü var. Sahibi yanında. Bizi gören koyunlar birden geri dönüp sürü halinde koşmaya başladılar. Evlerin altından ormanlık alana doğru koşuyorlar. Adam şaşırdı. Bir şey demedi. Bir kadın hızla geri döndü ve yola tırmandı. Önümüzden koşmaya başladı. Biraz sonra durdu. Biz kendimizi suçlu hissettik. Kadın kalabalık görünce ürktüler dedi. Özür diledik. Kadın olgunlukla karşıladı. Kadını geride bıraktık. Yol sola devam ediyordu. Ama dereye doğru inen bir patika var. Daldık patikaya. Güneş arkamızda, bizi takip ediyor. Yol kenarlarında böğürtlen çit yapmış. Buranın böğürtlenlerinin iri olduğuna birkaç kez şahit olmuştum. Baharın gelmesi havaların ısınması ile otlar da yükselmeye başlamış zeminde. Otların arasında çiçeklenmiş Hıdırellez kamçıları beyaz çiçekleri ile kendini gösteriyor. Çok seyrek ağaçların bulunduğu alanda henüz yapraklanmamış halk arasında çaltı diye bilinen karaçalılar yaygın. Seyrek ahlat ağaçları bembeyaz çiçekli. Karşımızda bazıları yeni yapraklanmış bazıları henüz tomurcukta meşe ormanı kapatmış manzarayı. Ara ara yüzeye çıkmış kayalar önümüzü kesiyor. Aralarından yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Çamur halde iken bazı traktörlerin gidip geldiğini bıraktıkları izden anlıyoruz. Yoğun ağaç fundalarının acelesi var ki hepsi çiçeklenmiş, tepelerinde yoğunlaşan meşe ağaçları yapraklanırsa güneşi göremeyecekler. Yağışlarda yol üzerinde biriken ve akışa geçen sular çok kuvvetli gelmiş ki burada yolu derin yararak dereye ulaştırmış suları. Dere tabanına doğru yayvanlaşan toprak yüzeyinden ilerliyoruz. Kuru dereyi geçince karşı yamacın ağaç yoğunluğu artıyor. Üretim yolundan ilerliyoruz. Biraz sonra bir su birikintisine ulaşıyoruz. 300 metrekare büyüklüğündeki gölcüğün adı Küçük Gölmüş köylülerden öğrendiğimize göre. Gölcüğün yüzeyini beyaz minik çiçekli bitkiler kapatmış. Kenarlarında da sazlar kendini gösteriyor. Gölcüğün kenarlarına diziliyoruz. Fotoğraflıyoruz. Yolumuza biraz yukarıdaki üretim yolundan devam ediyoruz. Ara ara boşluklarda yemyeşil çayır bitkileri toprak yüzeyini kapatmış. Çayır güzelleri de bembeyaz kendini göstermiş. Parlak güneşin etkisi ile hava iyice ısınıyor, üzerimizdeki giyecekler ağırlaşmaya başlıyor. Bizi terletiyor. Mola verip üzerimizdeki bazı giysileri çıkarıp sırt çantalarımıza yerleştiriyoruz. 8-14 Nisan Sağlık Haftası imiş. Biz de doğanın verdiği sağlığa dikkat çekiyoruz bir nevi. Doğanın insan sağlığına etkileri oldukça kapsamlı imiş; stres hormonu kortizolü düşürerek ruh halini iyileştirip bağışıklık sistemini güçlendiriyor, tansiyonu dengeleyerek fiziksel sağlığı destekliyormuş uzmanların anlattığına göre. Haftada 120 dakika yeşil alanda bulunmak depresyon/kaygıyı azaltıp, orman banyosu ise doğal katil hücreleri (NK) artırarak hastalıklara karşı dirençli olmamızı sağlıyormuş. Biz de doğanın bedava verdiği iyilikleri alıp üzerimizde biriken kötülükleri oracıkta bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Doğanın bize verdiği pozitif enerji yüzlerimizden okunuyor. Yeni yapraklanmaya başlayan meşelerin altındaki ağaç fundaları bembeyaz. Yürüdüğümüz patika nerede ise etraftan uzayan ağaç fundaları ile kapanmak üzere. Yumuşak yapraklarını tutan ince narin dallarını aralayıp ilerliyoruz. Gökyüzünün masmavi rengini parçalı beyaz bulutların önünü saçlı meşenin geniş yepyeni yemyeşil yaprakları ile yanı başındaki macar meşesinin yaprağını çıkarmak üzere olan tomurcukları kapatıyor. Yemyeşil otların arasından pembemsi renkli çiçeği ile mürdümük göz kırpıyor. Üretim yolundan ayrılıp meşelerin arasından yamacı dereye doğru yarıyoruz. Dere yatağına yakın başka bir yönden gelen üretim yoluna çıkıyoruz. Bir süre ilerledikten sonra sol tarafımızda kalın çaplı geniş tepeli henüz yapraklanmamış bir akçaağaç bizi karşılıyor. Akçaağacın yanından dereye doğru yürüyoruz. Gövdesinin yarısı çürümüş ama hala dimdik ayakta duran gürgen ağacının tepesine çıkıyor arkadaşlara şirinlik yapmaya çalışıyorum. Ahlatlıpınar Deresine iniyoruz. Çok az da olsa su var. Dere boyunca yürüyünce derenin zaman zaman yükselerek bol su taşıdığını hayal edebiliyoruz. Dere içindeki taşların suyun etkisi ile yuvarlanmaktan pürüzsüz yüzeye kavuştuğunu parlak rengi ile kendini gösterdiğini görebiliyoruz. Meşelerin altına taze geniş yaprakları minicik çiçek tomurcukları ile teşbih çalıları karışıyor. Ahlatpınar Deresi ile köyün altındaki derenin birleştiği yere geliyoruz. Koruoba yönüne giden orman yolunun dere ile birleştiği yerde bir zamanlar dereyi geçmek için yapılan daracık beton köprüyü eski günlerini hatırlasın diye üzerinde dizilip fotoğraflıyoruz. Suyu azalan derenin üzerindeki eski demirli betondan yapılmış yaya köprüsünden karşıya geçip Koruoba yönüne giden yolda yürüyoruz. Sol tarafımız kızılçam ağaçlandırması ile oluşturulan orman. Zamanla doğal olarak bulunan meşe türleri de karışmış. Fıstıkçamlarını takip ederek yolun sağında gördüğümüz patikadan dönüyoruz. Açık alan yemyeşil. Çayır güzelleri daha da güzelleştiriyor zemin. Mola verip otların üzerinde bulunan çiylere aldırış etmeden çayırlara seriliyoruz. Etrafta akçakesmenin yanında karaçalıların sıklaştığını görüyoruz. Ağaç üzerine kurulmuş balya iplerinden hamak pek sağlam gözükmüyor. Üzerine oturuyorum, beni çekiyor. Etrafındaki ağaç sopa kırılmış olsa da sağlam. Diğer arkadaşlar da oturmayı deniyor. Bir süre moladan sonra yolumuza devam ediyoruz. Tesbih çalılarının yoğunlaştığı alandaki patikadan yürümeye devam ediyoruz. Otlarla yüzeyi kaplanmış arada mavi suyu görebildiğimiz ilk göle ulaşıyoruz. Genellikle çayır otlarının bulunduğu göl yüzeyinde geniş yapraklı su bitkileri de bariz bir şekilde gözüküyor. Büyük göller dedikleri alan burası. Yoğun ağaç ve çalı örtüsünün kapattığı alanın içerisinde minik minik su birikintileri yer alıyor. Meşenin altında Tesbih çalısından oluşan yoğun örtünün arasındaki patikalar muhteşem. Sanki yeşil bir tünelden ilerliyoruz. Biraz sonra bir su birikintisine daha ulaşıyoruz. Bir zamanlar orman içi açıklığı olan sonradan fıstıkçamı ile ağaçlandırılmış alana yüksek gerilim hattının altından geçerek ulaşıyoruz. Sol tarafımızdan kurbağa sesleri geliyor. Yoğun ağaç ve çalı örtüsünün gevşek yerlerinden ulaşmaya çalışıyoruz fakat baya zorlu. Yüzeyi yeşil bir bitki örtüsü ile kaplanmış küçük bir göle ulaşıyoruz. Gölcüğün yüzeyindeki yeşil örtüye gökyüzünün mavisi, ağaç ve çalıların yansıması karışınca bir ebru seyrediyoruz sanki. Sessizlik molası veriyoruz. Beklediğimiz kurbağaların sesi kesildi. Birkaç kuş sesini duyabiliyoruz. Gölcükten ayrılıp fıstıkçamlarının arasından karaçalıların paçalarımıza tutunmasından kaçınarak çalılığın arasından geçirilen patikadan yürümeye devam ediyoruz. Geriye dönüp baktığımızda İlyasalan köyünü yüksekte görebiliyoruz. Tahminen 130 metre yükseklikteyiz. Köyün bulunduğu alan ise bizden 170 metre daha yüksekte. Hemen sağımızda altımızda Mağara Dere var. Yamaç üzerinden ilerlerken Yüksek gerilim hattının altına geliyoruz. Telin izdüşümü tamamen çalılıktan temizlenip mineral toprak yüzeye çıkarılmış. Elektrik idaresinin yangın için bir tedbiri. Tekrar orman yoluna çıkıyoruz bir süre Aşağı doğru yürüdükten sonra patikadan dereye doğru iniyoruz. Mağara dere burada kayanın üstünde yol bulup akmış milyonlarca yıl boyunca. Büyük bir oluk haline gelmiş olan kayanın üstündeki derenin dibinde az da olsa su var. Manzara muhteşem. Dere içinden aşağıya inmek zor. Geri tırmanıp yoldan aşağıya derenin içine iniyoruz. Basamaklar oluşturmuş kayanın üst kısmında kayaya saplanmış birkaç kocayemiş mevcut. Derenin içinde içinde ise gövdesi kovuklaşmış kaç yaşında olduğunu kestirmenin zor olduğu çınarlar. Kayadan akan suyun getirdiği kum dere içinde havuzcuk oluşturmuş. Mağara dere çağlayanını geride bırakıp yürümeye devam ediyoruz. Dere üzerindeki karşıdan karşıya uzatılmış iki demir boru üzerine dizilen tahtalardan oluşan eğreti köprüden geçiş provası yapıyoruz. Dere kenarından devam eden patikadan ilerliyoruz. Dere içinden geçişin engellendiği alanlardan tarla kenarına çıkıyoruz. Baharın başlangıcında henüz susuzluğun da başlamadığı tarlalarda otlar yemyeşil. Hayvanların salındığında nasıl iştahla yediğini hayal edip yürümeye devam ediyoruz. Önümüze çıkan minik kaplumbağa çok sevimli. Mağaradere Ormanının içinde geçip dereye paralel köye doğru ilerleyen yolu takip ediyoruz. Bağlık mevkiinde zeytinlikler bizi karşılıyor. Mağara dere bazı yıllarda aşırı yağışlarda taşkınlara sebep olduğundan DSİ ıslah projesi hazırlayıp uygulamış. Köyün girişinden itibaren derenin iki tarafına taş duvar örülüp köyü baştan başa geçirilmiş. Suyu Bandırma asfaltına yapılan menfezlerle köyden çıkarıp selametlemişler. Birkaç arkadaş yapılan betonla kaplanmış derenin içinden yürümeyi tercih ediyoruz. Dere içinde bir taşın üstünde güneşlenen minik su kaplumbağası sessizce bizi seyrediyor. Sokağın başında bol çiçekli defne ağacı bizi karşılıyor. Sokağın kavşağındaki çınar köye ayrı bir hava veriyor. Köy meydanına geliyoruz. Biri cami duvarından ayrı iki minarenin havası muhteşem gözüküyor. Anıt çınar ağacı eskiden cıvıl cıvıl kuş yuvaları ile dolu idi. Kuruma tehlikesine karşı dalları epeyce budanmış artık kuş yuvası yok çınarın dallarında. Güvemalan deyince ilk akla gelen Köfteci Cemil abinin köftesi gelir akla. Bir köfteci daha var ama Cemil yer etmiş akıllarda. Biz de hakkını verip köfte yemeden ayrılmayı düşünmüyoruz. Yarım asırdan fazladır köylüleri ve köye gelenleri doyuran Köfteci Cemil abi hala dimdik ayakta. Ancak çocukları aktif ocakta. Köfteden önce gelen Köfteci Cemile has salatayı limonla ve yöreye has zeytinyağı ile yıkıyoruz adeta. Acı biberin çekirdeklerinin yoğunlukta olduğu zeytinyağlı ezmeye banıyoruz ekmeği. Ağzımıza atınca yanıyor boğazımız adeta. Yedikçe yiyesi geliyor insanın. Köfteler gelmeden karnımız doyuyor nerede ise. Nefis köfteyi lap lap atıyoruz ekmeksiz ağzımıza. Köfte ile gelen biberin acısı hiçbir şeye benzemiyor. Adeta yakıyor insanın boğazını, bitiremiyor bırakıyoruz yarım tabakta. Bir süre sonra Köfteci Cemil abiyi görüyoruz kapıda. O da bizi görünce gözleri parlıyor çeyrek asırlık tanışıklığın adına. Sarılıyoruz buyur ediyoruz sofradaki yarım asırlık lezzetin ustasını. Tanıştırıyoruz tanımadığı misafirlerle. Bizde üç tür acı var diye tarif ediyor sofrayı süsleyen acıları. "Biri asfalta kadar, diğeri Biga'ya kadar bir diğeri de Bandırmaya kadar." İlyasalan Köyünün Deniz manzaralı rotasını yürüdük. Güvemalan'ın Cemil Usta köftesini yedik. Artık gitme zamanı diyoruz, aracımıza binip gelecek pazarlardaki yeni rotalarımızın hayali ile Biga'nın yolunu tutuyoruz.


Konuk Yazarlar

Etkinlik Takvimi

İletişim Bilgileri

Biga Tanıtımı